29 Ekim 2018 Pazartesi

Kitap Okumak Gibisi Yok!

Twitter'da insanların "İtiraf ediyorum, kitap okumak kadar eğlenceli bir şey yokmuş! İnsan kitap okumak dışında her şeyden çabucak sıkılıveriyor. Kendime ait bir ev sahibi olduğumda, şöyle muazzam bir kütüphane edinmeyi başaramazsam kahrolurum." sözünü paylaşıp kitap okumaya övgüler düzmesi bu aralar beni en eğlendiren şey şimdi yalan yok. Beni neden güldürüyor kısmına gelmezden önce bir girizgah yapayım da bu ne diyo yahu diye bana kızmayın sonra.


Ben satırların altını çizerek kitap okuma alışkanlığını 18'inci yaşımın sonlarına doğru kazandım. Öncesinde insanlar Jane Austen'den bir alıntı yaptıklarında e bunu Jane Austen dememiş ki Elizabeth Bennet demiş ya da işte ne biliyim Charlotte demiş diye içimden geçirmeden edemiyordum. Sonra dedim ki demek ki bu şekilde de düşünülebilir ben de yapayım. Çabuk ikna oluyorum ne var ne! İşin şakası şu an bunun saçma olduğunu düşündüğüm görüşe geri dönmüş bulunmaktayım, hemen hemen... 
Jane Austen'in sevmediği ya da dalga geçmek istediği yazarların kitaplarını romanlarındaki "kurnaz" karakterlerine övdürttüğü gibi pek çok örnek karşımda duruyorken bunu düşünmek de benim cahilliğim olsun artık kendime diyecek bir şey bulamıyorum. Oturayım sıfır. 
Yazının başındaki alıntıya dönecek olursak; bu cümle Caroline Bingley tarafından söyleniyor ve cevap olarak da kocaman bir sessizlikle karşılaşıyor ya da göz devirme belki omuz silkme artık orası hayal gücünüze kalmış. Gerçi ben Bay Darcy'nin yüzünden tüm kanın çekildiğine neredeyse emin gibiyim ama siz bilirsiniz. Son zamanlarda insanların bu cümleyi paylaşıp "aa ben" "bu kitapsever de kimmiş aa benmişim" "oha aynı sen" vs şeklinde tweetler attıklarını görüyorum. Eğer kitap okumadığı halde okumayı çok seviyormuş gibi davranan arkadaşlarını iğnelemek için bunu yapmıyorlarsa ya da kendilerine laf sokmak için (ki benden başka kendine laf sokan birileri var mı bilmiyorum ama bir şansımı deneyeyim dedim) Gurur ve Önyargı kitabını okurken dikkat göstermedikleri kesin! 
Jane Austen'in orada burada gördüğümüz biyografilerinde mizah anlayışından bahseden bir cümle mutlaka görüyoruz ama ben bazen çoğu şeyi anlayıp anlamadığımı bile bilmiyorum onu okurken. Tüm bu yazma serüveninde iyi eğlendiği kesin. Ayrıca o biyografilerde Jane Austen'in yazdıklarından esaslı bir "kazanç" elde etme dönemi için ölümünden sonrasını işaret ediyorlar ama bence çok iktisadi düşünüyorlar. Kendi kendini eğlendirebilmekten daha büyük bir kazanç var mı hayal edemiyorum. Gerçi benim hayal gücüm geniş de değildir ama galiba o benim şahsi problemim. 

Not: Bu arada insan kitap okumayı sevmesiyle neden -yüksek sesle :p (oha bu ifadeyi ilk defa kullandım)- gurur duyar ki! Bir keresinde lisede bir çocukla bir kız kavga ederken kız "Ben senin boyun kadar kitap okudum bi' kere!" demişti. Aşırı utanmıştım ben kendi adıma. Çocuk da 1.50'ydi gerçi, o da kızın problemi artık. Bana kalmıştı çünkü bu anıyı da sıkıştırıvereyim dedim. Muziplik tamamlandı.


resimler Pinterest'ten.

11 Ekim 2018 Perşembe

Romantik Olmak Neden Kötüdür?

Sen daha yeni Jane Austen'in kesinlikle bir "romantik" olmadığı ile ilgili upuzun bir yazı yazmadın mı şimdi bu ne başlık bu ne lahana turşusu derseniz size hak veririm, kendimi tutamam. Hemen kızmayın canım ben de şaşkınım önce o eli bi indirin öyle konuşalım.
Bilimsel Kitap Analizi ödevim için okuduğum Çocuk Hakları kitabında dikkatimi çeken bir şeyden bahsedeceğim beni dinleme zahmetine katlanırsanız eğer. Aslında şu an analizimi ödev şeklinde yazmam gerekiyor ama o "bilimsel" olduğu için şuracığa içimi dökeyim de oraya usturuplu bir şeyler yazayım diye geldim. Hoca ödevi beğenmezse bu yazının linkini gönderirim artık. 

Kitapta çocukların cinsellik hakları kısmında diyor ki erkekler cinselliği "göster amcalara" gerçekliğinde yaşarken cinsel yönü olduğu bile akıllara getirilmeyen kadınların payına bu duyguların ifadesinde romantizm ideolojisinden başka bir şey düşmemişti. Bu cümleleri okuyup geçmeye benim içim elvermedi durup düşünmemi emretti yazarın satırları. Sonra romantik olmayı, duygu dolu ağdalı cümleleri hafiften hor gören kendime biraz ağır konuştum içimden ama çok az. Akabinde bu düşünceleri öfke takip etti blocklayamıyorsun da! Sistemin acımasızlığı gözlerimi yaşartıyor. Önce yok say romantizmden başka açık kapı bırakma ya da romantizmin kapısının açılacağını tahmin edeme sonra romantizmin itibarını yerle yeksan et. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin tarihin karanlık sayfalarında kaldığına inanıyoruz ben ona üzülüyorum. 

Hani böyle bir dedikodu duyarsın da sonra anlamsız bazı davranışlar zihninde canlanır ve taşlar yerine oturur ya aynen öyle oldu bende de. Bu zamana kadar izlediğim dizilerde filmlerde, okuduğum kitaplarda, dinlediğim insanlarda, zihnimden geçen düşüncelerde... O hor görme, küçümseme her yerdeydi. Pembik yeni gelinlerle dalga geçerken bile kendi ayağımıza çelme takıyoruz aslında fark etmeden ne üzücü. 

Benim için bir aydınlanma anıydı ama yazarken çok da müşaşa laflar söyleyemedim. Tam olarak ne düşündüğümü anlatabildim mi bilmiyorum gideyim de yatmadan önce biraz kendimi karşıma alıp eleştireyim. 

Saat 00.00, ben ne yapıyorum ya farkındalığı geldi. Bana sus demek istiyor olabilir siz ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi benimle paylaşmaktan kendinizi alıkoymayın rica ederim.

(Pinterest'den)

15 Eylül 2018 Cumartesi

Okul Sergüzeştim

Her tarafta Back To School çılgınlığı varken biraz toplum içine karışayım sosyalleşeyim diye ben de bu konuda bir şeyler yazmak istedim. Merak ediyor musunuz bilmem ama ben her halükarda anlatacağım. İşte karşınızda Austenzede'nin Okul Sergüzeşti. Ta daaa...



İlkokul

Bizim zamanımızda (bu tabiri kullanırken de hiç utanmıyorum sanırsın yaşım 100) ilkokul 5 yıl ortaokul 3 yıl idi. Öyle sanıyorum ilkokul hayatımın en iyi dönemiydi. Yani ya okula geç kalırsam ya ödevimi yapmayı unutursam ya hoca tahtaya kaldırınca sorduğu soruya doğru cevabı veremezsem ya o günün ders kitabını evde unutursam ya dönerken evin yolunu hatırlayamazsam ben ne yaparım korkularımın dışında en iyisiydi. Tamam tamam hepiniz okula girerken saçınızı örüp içeride açacak kadar cesur yüreklisiniz bir ben ödevlerimi cumadan yapıp çantamı geceden hazırlıyorum tamam. 

İlkokulda Imdb puanı 5.5 olan Amerikan gençlik filmlerindeki gibi dörtlü kız grubuyduk biz ve herkesçe bilinen bir gerçektir dörtlü kız gruplarının üçlü ve ikili gruplardan daha iyi olduğu. Bir kere sıra arkadaşı sıkıntısı yoktur. Ayrıca dar yolda ikili ikili yürüyebilirsin sıkıntı olmaz. Liste devam eder sandım ama buraya kadarmış yine de dörtlü kız grubu en iyisidir!


Bu arada size ilkokulda okulun en düzenli ikinci öğrencisi seçildiğimi söylemiş miydim. Bu anım çok dokunaklı çünkü birinci seçilen çocuk benim yarım kadar bile düzenli değildi ama söz konusu kişinin erkek oluşu ve düzen kelimesiyle aynı cümle içinde kullanılışı jüriyi şoke etmiş olacak birinciliği ona verdiler. Neyse geçmiş zaman. Artık aklıma bile gelmiyor (Bloguma yazarken aklıma gelmesi dışında tabii)

İlkokulda bando takımındaydım bateri çalmakla başlayan bando kariyerim önlenemez bir yükselişle(!) majör olmakla doruğa ulaştı. Bu ışıltılı hayatı ben seçmedim dostlarım. Gerçi son sene haberim olmadan majörlüğü başka bir kıza verdiler ama bu önemsiz küçücük bir ayrıntı. Sonra son iki sene gerçek anlamda ders çalışmak ne demek bilmeden ve anksiyete seviyem tavan bir şekilde sona erdi. Bu aslında önlenebilecek ama safi cahilliğin sebep olduğu düşüş liselerin açıldığı hafta çarşamba günü düz liseye yazılmakla şahlandı. (O dönemdeki kaygım aklıma geldi de 9 yıl sonra bile güldürmüyor.) 

Şimdi düşünüyorum da biz küçücük aklımızla matematik yapamamamızla ilgili kendimizle dalga geçerken hocalar yüzümüze bakıp bize gülmek yerine yardım etme yolunu tercih etmiş olsalardı belki de HALA bu sorunla cebelleşiyor olmazdım. Ohoo bu yazı komik olacaktı bak laf lafı açtı nerelere geldik. Bu zaman kadar hayatıma giren öğretmenlerin yüzde yetmiş beş buçuğuna olan kin ve nefretimi başka bir yazıda anlatırım merak etmeyin siz.


Lise

Bence eğer biri size özellikle sormuyorsa bilmem kaç sene önce girdiğin bir sınavdaki başarı durumunu anlatır ifadelere konuşma içinde yer vermek, hatta ve hatta aldığın puanı zikretmek suç sayılmalı ama hadi bana iltimas bitmez bende. Size siz istemeseniz de kulaklarınızı da tıkasanız liselere giriş sınavında hiç matematik yapmadan ortalamanın üstünde bir puan aldığımı söyleyeceğim ne var ne.

İlginçtir bu çarpıcı başarı öyküsü benim gözlerimi kamaştırdığı kadar diğerlerini etkilemedi. Herkes pazartesi okula başlamışken ben çarşamba günü okula YAZILMIŞTIM. Bakın ben ertesi gün gezmeye bile gidecek olsam ütüsünü bir önceki gece yapmama engel olamayan bir insanım! Neyse perşembe günü okula başlamanın da iyi yanları yok değil iki gün sonrası haftasonu tatili yey! Okuldaki ilk -berbat- günümün ardından derin bir nefes alıp kendimi "Her gün 'böyle' -korkunç- geçecek değil ya" diye teskin ettiğimi hatırlıyorum. Sonra da 4 yıl boyunca her gün "böyle" geçmişti. 


60 kişilik sınıfta tek kişilik sıram en önde kapının yanındaydı ben sırayı kaburgalarıma yapıştırmadığım müddetçe kapı açılmazdı. Hocalar sınıfa girerken hem sırayı sırtıma kadar çekmek hem de ayağa kalkmak hem de başımın üstündeki dolaba kafamı çarpmamaya çalışmak zorundaydım. Survivor? 

Buraya kadar liseyi ne kadar "sevdiğimi" anladığınızı düşünüyorum. Geçenlerde bir tweet okudum sırtıma dövme bile yaptırabilirim o kadar sevdim. Tweet liseyi sevenlerin sadece lisede zorbalık yapanlar olduğuyla ilgiliydi. Me heh.

Bizim lise kuraldan çok kuralcıydı ama yine de maceraperest ruhlar vardı. Saç örgüsü kural olduğu halde sınıfta saçı örgülü olan tek insan kişisi ben olduğum için hocalar tekrar ediyorum hocalar benlen alay geçerlerdi. Hocalara nefretimden sonra bahsedeceğim derken aklım neredeydi acaba? 

Bu arada lisede bir lakabım varmış  ben bunu lise sonda münasebetsiz bir arkadaşımdan kazara öğrendim ama olsun. Hazır mısınız işte geliyor "Android 1" En azından 2 değil birinci olmak gururumu okşadı. Gerçi ben sonra kendime Austenzede mahlasını yakıştırdım ama olsun bence benimki daha havalı. Ben anlattıkça sergüzeştimin imdb puanı düşüyor gibi hissediyorum hikayenin sonunda "gerçek aşkı" falan da bulmam inşallah.


Size liseyi üçüncülükle bitirdiğimden bahsetmiş miydim? Austenzede ile Sen Kendini Öv Eller Kadir Kıymet Bilmiyor Anne Kuşağını dinlediniz!


Lise boyunca sonradan pişman olurum diye tüm etkinliklere (piknik, sinema, mezuniyet balosu...) katıldım. Gerçi hala gitmesem de olurmuş diye düşünüyorum ama inanıyorum bir gün gelecek iyi ki gitmişim deyip kendimi omzumdan öpeceğim. 

Lisede hayatımda olan en büyük gelişme gerçek anlamda ders çalışmayı öğrenmemdi. Sonrası kepler havaya ve üniversite. İlkokulda okulu sevdiğimi sanıyordum ama lisede anladım ki okuldaki arkadaşlığı seviyormuşum. Lisede arkadaşsız geçen 4 yıl bu basit görünen bilgiyi kafama nakşetti. Gerçi Harry Potter serisi de bu temayı çok güzel işliyor filmleri izlesem kısa yoldan öğrenirmişim ama neyse yaşadık bi' kere.

Şimdi anılara dalmışken okul bahçesinde düzenlenen kep töreninde halay çektiğim görüntü gözlerimin önünde şimşek gibi çaktı. Benim acele bir işim çıktı yastığımın altına başımı gömmem gereken durumlar var da hemen dönerim. Şimdi de sınıfta herkesin içine şarkı söylediğim an geldi ouv durduramıyorum gitmem gerek bu şehirden



Ben okul sergüzeştimi şimdilik burada kesiyorum çünkü üniversite hala yakın geçmişim yani yaşadıklarımın bana komik gelmesi için bi' 10 yıla ihtiyacım var. Sizde durumlar nasıl peki cidden okul açılıyor diye heyecanlanan var mı ya?







8 Eylül 2018 Cumartesi

Dikkat Göstermediğimiz Kadınlar

"Aşkın kötüye gitmesi Jane Austen'in suçu değildi. Hatta sizi uyarmadığını söyleyemezsiniz. Kadın kahramanlar mutluluğu yakalardı bir şekilde ama kitapta her zaman mutlu sona ulaşmayan başka karakterler de olurdu -Sense and Sensebility'deki Brandon'un Eliza'sı Pride and Prejudice'deki Charlotte Lucas, Lydia Bennet; Mansfield Park'taki Maria Bertram. Bunlar dikkat göstermeniz gereken kadınlarken göstermediniz."

Bu sözler Jane Austen Kitap Kulübü kitabından. Jane Austen kitaplarını yayım sırasına göre yeniden okuma festivalimde(!) bu sözü de aklımın bir köşesinde tutarak kitapları okudum. Kitaplar bitince arkama yaslandım ve dedim ki başım kaldırmıyor artık az ötede oynayın! Biri çıkar oradan yok efendim Jane Austen herkesi evlendiriyormuş da mutlu sonları bol keseden dağıtıyormuş der diğeri öteki taraftan aslında mutsuz sonlar da var siz hep canınızın istediğine odaklanıyorsunuz diye bizi paylar. 
Hem zaten Charlotte'ın mutsuz olduğunu nereden biliyoruz ki? Bay Collins onunla muhatap olmadığı müddetçe gayet de mutluydu. Sizin mutluluk tanımınız ne onu deyin bana ya da durun yarın veliniz gelsin onunla görüşeceğim! Affedersiniz akademik(!) sinir krizi geçirdim az önce.


Hele Lydia'ya mutsuz derseniz Lydia size evlilik yüzüğü ile güler. Lydia'nın mutsuz olduğunu düşünenler biziz yani kontrol manyakları. Lydia'nın mutlu sona ulaşıp ulaşmadığını düşünmeye bile vakti olduğunu sanmıyorum bir de mektup yazmaya tabii! Lydia Bennet'a mutlu sona ulaştınız mı diye sorsak Wickham'a düğünde giydiği mavi üniforma nasıl da yakışmıştı değil mi derdi bence. 
Görkemli bir aşkın evlilikle devam etmesine mutlu son dememiz zaten kendi içinde bir çelişki oluşturmuyor mu? Bunun çok mutluluk verici bir olay olmasından söz ederken aynı zamanda bir "son" olmasından da dem vuruyoruz. Birkaç aşk evliliği yapan insanlara ne diyorlar acaba tekrarlı mutlu son falan mı tekrarlı permütasyon gibi. Uu matematik şakası yaptım yakında kimseyi de tanımam ben.
Ben artık safi mutluluk ya da mutsuzluk diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Tamam Bay Collins ile hayatını birleştirmek çok mutluluk verici bir hadise olmazdı kabul ama bu salt mutsuzluk demek olmamalı bence. Yani Derbyshire'ın yarısının sahibi Fitzwilliam Darcy ile evlenmenin de kötü yanları vardır muhakkak yani şu an aklıma gelmese de kesin vardır.
Jane Austen'in kitap sonlarının bizi mutlu ettiği gerçeğini yadsımayacağım fakat bizim gülüşümüz yüzümüzün yarısını kapladı diye bu söz konusu karakterleri bir ömür o duyguduruma hapsetmez bence. 
Ben galiba yukarıda kendimle tartıştım. Korkarım "Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye soracağım ama umarım yanıtınız sessizlik olmaz. Sessizlik de çarpıcı bir yanıttır gerçi üf aman be her şeyin de kendine göre haklılık payı var!



4 Eylül 2018 Salı

Jane Austen Umutsuz Bir Romantik Mi?

Jane Austen umutsuz bir romantik ise Bayan Bennet da alimdir o zaman!
Az önce Bay Darcy'nin 1995 yapımı Gurur ve Önyargı dizisinde Caroline Bingley'in Bennet kardeşlerin güzelliğini eleştirdiği sırada verdiği cevaba gönderme yaptığımı hemen anlamışsınızdır zaten. Yazıya bizi kahkahalara boğacak bir espriyle başladım ki az sonra yazdıklarım çirkinleşirse beni hoş görebilin. 


Bu aralar orada burada çok sık karşıma çıkıyor Jane Austen'in adıyla birlikte bu kullanım. Ve tabii ben de her aklı başında, mantıklı, aklıselim, olgun, akıllı fikirli bir insan gibi elimde olmadan ve mütemadiyen acaba Jane Austen kendine yapılan bu yakıştırmaya ne derdi diye düşünmeden edemiyorum. Kahvaltıda ne yesem düşünceleri ile akşama hangi filmi izlesem düşünceleri arasına sıkışıveriyor her diş fırçalama seansımda. Gerçi her diş fırçalama seansının sonu kendini kendine şikayet etmekle bitiyor ya Allahtan konumuz bu değil ona hiç girmeyeceğim..
KPSS ile KPSS sonuçlarının açıklanması arasında geçen o bir aylık sürede Jane Austen'in tüm kitaplarını yayım sırasına göre okumaya karar verdim. Araya Gurur ve Önyargı'nın 1995 yapımı mini dizisi ve 2005 yapımı filmi de girdi şimdi yalan yok. Allahtan sonra sonuçlar açıklandı da gerçek dünyanın soğuk elleri beni kendi gerçekliğime çekiverdi. İşte bu okumalar konu üzerinde daha çok düşünmemin müsebbibi oldular. İlk Jane Austen okuduğumda onun cümleleri bana da romantik geliyordu ne yalan söyleyeyim. Belki herkesin ağzından Austen'i böyle dinlediğimden bu beklentiyle kitapları okuduğum için öyle geldi veya beyin hücrelerimin ergenliğinin azizliğiydi bu bilemiyorum ama şimdi o düşünceme söyleyebileceğim tek şey yargısız infaz hakim beg!
23 yaşım diyor ki bu kadınla romantik kelimelerini bir araya getirirsen vallahi çarpılırsın yahu. Şimdi size ayda 8 makale yazan akademisyen taklidi yapacağım sıkı durun. Tabii önce romantiklikten ne anlıyoruz ona bir bakmamız lazım romantikliğin tanımı nedir? TDK'ciğim diyor ki: "Romantik, davranışlarında duygu ve coşkunun aşırı ölçüde etkisi bulunan." TDK'ye geldiğiniz için teşekkürler biz sizi arayacağız diyor ve onu alkışlarla uğurlayıp hız kesmeden yazımıza devam ediyoruz. Tamam kabul, Jane Austen Bay Darcy'yi yazarken biraz romantiklik tanımı sınırları içerisine uğrayıp bir selam çakmış olabilir ve Bay Knightley'de ve Colonel Brandon'da... Ama bu üç küçük ve mühim olmayan istisna kaideyi bozmaz dostlarım buna emin gibiyim gibi gibi. 


Bence Jane Austen romantik olsaydı Mansfield Park romanında Maria Bertram Henry Crawford'la kaçtığında "ve sonsuza kadar mutlu" yaşarlardı. Maria aşkı söner sönmez karanlık bir gelecek düşüncesine hapsolmazdı. Veya Lydia aşkından öldüğü Wickham ile evlendiğinde herkesin ona imrenmesi gerekirdi eğer Jane Austen umutsuz bir romantik olsaydı. Ama onların da aşkları para gibi önemsiz bir realite karşısında biraz içine kapandı. Başka bir örnek de Duygu ve Duyarlılık'tan geliyor. Edward Lucy'ye yıllar önce verdiği evlilik sözünü Elinor'a olan daha güçlü aşkı ve sevgisi karşısında unutuverir onlar da "ve sonsuza kadar mutlu" yaşarlardı Jane Austen umutsuz bir romantik olsaydı. Çünkü herkesçe bilinen bir gerçektir aşık insanların kendilerinden başka hiçbir şeyi değerli görmek gibi bir huylarının olmadığı. Willoughby olayına hele hiç girmiyorum o hepimizin malumu. Romantiklik o sayfaların herhangi bir yerinde olsaydı Willoughby hikayenin sonunda parası pulu olan bir kadını elinin tersiyle itip aşkına mağlup olur Marianne'in gönlünü alır "ve sonsuza kadar mutlu" yaşarlardı. Ve son olarak Bay Darcy ve Lizzy olayına değinmeden geçeceğimi zannetmediniz diye umuyorum. Bay Darcy Lizzy'yi ilk gördüğünde o kara gözlerine vurulup -romantiklerce- makul bir süre geçtikten sonra da dokunaklı bir evlilik teklifi yapmış olsaydı eğer Jane Austen'in umutsuz bir romantik olması fikrinin altına imzamı atardım. Ama Bay Darcy'nin Lizzy'ye aşık olabilmesi için önce kafasındaki soru işaretlerine açıklayıcı cevap verip onları etkisiz hale getirmesi gerekti. Allahtan ikna kabiliyeti kuvvetli bir insan da bir sene dolmazdan evvel evlilik teklifini tüm sosyoekonomik gerçekleri de barındıracak biçimde gerçekleştirebildi. Eğer Jane Austen umutsuz bir romantik olsaydı Lizzy Bay Darcy'yi önce tatlı tatlı paylar sonra da "Ama aşkın önünde de hiçbir engel duramaz ki canım. Varsın olsun anneme hakaretler edin ben Pemberley'in hanımı olmaya razıyım canım elime mi yapışır derdi. (İyi ki roman yazmıyorum.) 


Eğer o dönemde paraya ve toplum tarafından acınmasız bir yaşama ulaşmanın yolu evlilikten geçmeseydi ben Jane Austen'in bazı karakterlerini evliliğe ikna edebileceğini bile düşünmüyorum ama bunun tek istisnası Emma gibi görünüyor. Emma zengin ve toplum içinde saygın bir konuma sahip bir hanımefendi. Kendisi de evlenmeyi düşünmüyordu zaten ama şimdi Bay Knightley gibi bir karakter yazılmış artık iş işten geçmiş boşa mı gitsin. Hem arada bir azıcık romantizm kimseyi öldürmez hatta güldürür ve ruhu kısa bir an bu dünyanın eğlenceli bir yer olduğuna inandırabilir. 
Jane Austen evli ve 12 çocuklu olsaydı da insanlar ona umutsuz romantik der miydi merak ediyorum. 
Şimdi zihnimi, telefonumun notlar kısmını ve not defterimi taradım da benim söyleyecek başka bir lafım kalmamış bu konu hakkında. Artık topu size atıyorum benden çıktı hadi geçmiş olsun.

Ufak bir anket. 
Sizce Jane Austen umutsuz bir romantik mi?
A) Evet, son kararım.
B) Ne fark eder zaten derdim boyumu aşmış
C) Belki biraz bazen
D) Hayır
E) Bay Darcy'yi saymazsak hayır 

Resimler Pinterest'ten.

28 Ağustos 2018 Salı

İkna

İkna'yı ilk bitirdiğim zamanı hatırlıyorum da lise son sınıftaydım. Kış saati uygulamasından dolayı biz okuldan çıkarken hava zifiri karanlık oluyordu. Minibüste yer bulacak kadar şanslı bir gündü, kitapta da son sayfalardaydım. Minibüs gerçekten seveninin olup olmadığını bilmediğim biraz ürkütücü renkli ışıklarını yakmıştı. (Stüdyoda romantik anlar...) Sonlara doğru gözlerim bir kelimeden ötekine sonra yanındakine derken hızlı bir koşu kopartmıştı. O zaman Yüzbaşı Wentworth'ün mektubundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. 


Şimdi hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir kitapta (Jane Austen Kitap Kulübü ya da Jane Austen'in Kayıp Anıları) bu kitabın ikinci şansı hak eden herkese ithaf olunduğundan söz ediliyordu. Kitabın filminin adı da İkinci Şans. Şimdi "Ben yüzbaşının yerinde olsam ikinci şansı verebilir miydim bilemiyorum gururum buna izin verir miydi?" diyeceğim siz de gerçek aşktan falan dem vurup tezimi çürüteceksiniz o yüzden bu bahsi kapatıyorum.

Jane Austen'in karakterleri arasında Anne Elliot'u hep kendime yakın bulmuşumdur. Onun da herkesin mutluluğu için kendinden taviz vermesi gerektiği gibi akıl almaz bir görüşü var. Bilin bakalım başka kim böyle düşünüyor. 

Kitabı hızlıca özet geçeceğim şimdi. kemerlerinizi bağlayınız rica ederim, kalkışa geçiyoruz. 

Elliot'lar soylu bir ailedirler. Anne Elliot, 8 yıl önce fazla parası pulu olmayan ama başarılarından ötürü komutanlığa terfi ettirilen Frederick Wentworth'e aşık olur. Evlilik teklifi yapılır, kabul edilir fakat bu anlaşma Elliot gururuna takılır. Anne, Lady Russel (Anne'in annesinin arkadaşı ve komşuları) ve ailenin diğer üyeleri tarafından bu evliliğin her iki taraf içinde kazançlı olmadığına ikna edilir. Gençler ayrılır. Yüzbaşı Wentworth denizlere gider, Anne Elliot ise 8 yıl sürecek bir sessizliğe mahkum olur. Bu sırada evlilik teklifleri alsa da kabul etmez. 8 yıl sonra Yüzbaşı Wentworth hatırı sayılır bir servet yapmış olarak şehre döner ve olaylar gelişir. 

Başkasına akıl vermeyi kendine hak gören insanlar beni hep korkutmuştur. Bu öz güven Balkanlardan sorgusuz sualsiz gelen soğuk hava dalgasından bile münasebetsiz. Bu insanlar sonradan verdikleri akıllar olumsuz sonuçlara yol açsa da kendilerinde kusur bulmaya yanaşmazlar. Hata yapmaktan korkanlarsa bu insanlara güveniverirler çünkü deneyimin gücüne inanırlar. İnsanlar hata yaparak öğrenir, zeki insanlar ise başkalarının hatalarından ders çıkarır derler. Karışık Kaset romanında yazar diyor ki aslında zeki olduklarından değil korkak olduklarından dolayı başkalarının hatalarından ders çıkarmayı uygun görüyor bu insanlar. 

Ben bu kitapta olsaydım eğer Yüzbaşı Wentworth'ün Anne'e yazıdğı mektubu verebilmek için unutmuşum bahanesiyle geri dönüp aldığı eldivenler olurdum.

Kitapta altını çizdiğim pek çok yer var ama sadece bir şeyden bahsetmek istiyorum. Jane Austen neşeli bir ruh halini "Tanrı'nın en seçme armağanı" olarak adlandırıyor ve o kadar haklı ki değinmeden geçemedim. 

Madem laf lafı açıyor, kitapta her şeyin açığa kavuşturulmasını sağlayan tartışmanın fitilini bir de ben ateşleyeyim. Sizce sevdiği insanı erkekler mi daha çabuk unutur kadınlar mı? Anne Elliot erkeklerin daha çabuk unutacağını savunuyor. Ama bunun cinsiyetle alakası var mı bilmiyorum kim daha az seviyorsa sevgisinden daha çok söz ediyordur. Ay bi dk romanlar karıştı. Hoop konu yine geldi mi Bay Knigtley'ye.


Not: Kitabın biri 1995 biri 2007 yapımı iki filmi var ben ikisini de sevdim arz ederim.

1995


2007


27 Ağustos 2018 Pazartesi

Mansfield Park

Mansfield Park Türkçeye Umut Parkı olarak çevrilmiş. Neden bu adı uygun gördüler acaba? Umut derken ne kastediliyor? Fanny'nin Edmund'a olan umudu mu yoksa Edmund'ın Mary'ye olan umudu mu? Şimdi düşününce aslında kitapta pek çok "umut" var. Fanny'nin Edmund'ın Mary'nin gerçek yüzünü anlayacağına dair umudu, Edmund'un Mary'nin özündeki iyi insanı ortaya çıkartacağına dair umudu, Henry'nin Fanny'ye dair umudu, Sir Thomas'ın Fanny'nin parlak geleceğine dair umudu, Price'ların Bertram'lara yönelik umudu... Umutlar bir tek bu kitapta mı var sanki derseniz beni hemen ikna edersiniz. Yine de bu kitaba Umut Parkı adının verilmesine başka bir açıklama bulamıyorum. Sizin bir açıklamanız varsa beni aydınlatın her mihnet kabulüm yeter ki mantık eksilmesin penceremden.


Konuyu hızlıca özet geçiyorum. (Yazı spoiler içerebilir sonra bana içerlemeyin) Price'lar sosyoekonomik bakımdan düşük seviyede ve çok çocuklu bir ailedirler. Fanny'nin teyzesi ise zengin bir beyefendiyle evlidir. Bu aileden Price'ların bir çocuğunun bakımını üstlenmesi istenir. Fanny ailesinin yanından alınır ve Mansfield parka gönderilir. Orada ona kötü davranılmaz fakat kuzenleriyle de eşit bir konumda değildir. Fanny'nin kuzeni Edmund Bertram Fanny'ye bi ağabey gibi davranır ve aralarında kuvvetli bir bağ oluşur. Ve yıllar geçtikçe yeni komşular, yeni arkadaşlıklar, evin çocuklarının evlilik çağına gelmesi vs derken olaylar gelişir. 

Austenzede ile aa o ordan mı geliyormuş kuşağında bugün: Kitaptaki Fanny'nin ikinci teyzesinin ismi olan Bayan Norris J. K. Rowling tarafından Harry Potter kitabında Mr Filch'in kedisine verilmiştir. Karakterin huysuz olması sebebiyle J.K. Rowling'in bu adı uygun gördüğü söyleniyor. Düşününce gerçekten de uygun bir isim hatta direkt Mr Filch'e bile verilebilirdi. İki karakter de "haddini bilmeyen" insanlardan hoşlanmıyor ve gençler bir hata yaptığında en ağır şekilde cezalandırılmaları gerektiğini düşünüyor. Mr Filch'de bu kulaklardan duvara çivilenmek olarak kendini gösterirken Bayan Norris'de ise yaz kış soğuk odada oturmak olarak vücut buluyor. Austenzede ile aa o ordan mı geliyormuş kuşağını dinlediniz.

Kendini bir yere ait hissetmek benim hayatta en çok zorlandığım şeylerden biri. Mesela liseye ait hissetmem tam 4 yıl sürmüştü gerçi lise o zamana kadar bitmişti aman neyse canım. Fanny acaba kendini bir yere ait hissedebiliyor muydu merak ediyorum? Ailesini sonradan görmeye gittiğinde ona hiç tepki göstermedikleri kısımda kitabın içine girip hepsini teker teker sarsmak istedim ama tabii sonradan kendimi toparlayıp olgun bir insan olduğumu kulağıma fısıldadım ve satırları okumaya devam ettim yoğ kitabı kapatıp koltuğa fırlatmadım.

Jane Austen'in -Anne Eliot hariç- karakterlerinin kararlarından bu kadar emin olabilmeleri beni mest ediyor. Jane Austen'in de bir evlilik teklifini önce kabul edip ertesi gün reddettiği biliniyor. Acaba karakterlerine bu sebeple mi kesin kararlar verdirtiyor ve bu kararlar olumlu sonuçlanıyor beni düşündürüyor. (Olumlu sonuçlanmak diye kestirip attığım şey de Bay Darcy ile evlenmek :D) Lizzy'nin yerinden olsam Collins'in teklifini reddedebilir miydim bilmiyorum. Sonuçta tüm aile kurtulacaktı bu evlilikle. Fanny'ye hiç değinmiyorum ben bile bir ara Henry'ye karşı yelkenleri suya indiriyordum vallahi, Fanny dirayetli çıktı. Ben aman eniştemi sevindireceğim kuzenlerim gibi olmayacağım diye ucuz kahramanlık falan yapmaya kalkar sonrada el elde baş başta kalakalırdım! Gerçi Henry kendini bile kandırdı beni mi kandıramayacak ya neyse.

Gelelim Mary'ye. Kitaptaki Mary'nin Bertram kardeşlerden hangisine aşık olacağına karar vermeye çalıştığı kısma çok güldüm. Ve duygularımız üzerinde ne kadar hakimiyetimiz var merak ettim. Jane Austen'in bir sözü geldi akabinde aklıma "Zaten birini sevmemeye karar verdiysek her zaman geçerli bir sebep buluruz." yani tam olarak böyle değilse de bunun gibi bir şeydi. Mary'nin ilk görüşte tüm mirasın kalacağı büyük çocuğa abayı yakması zaten Tom'un erdemli kişilik özelliklerinden değil de ne!

Kitapta tam Fanny ile Edmund'ın konuştuğu ve Fanny'nin duygularını dizginlemeye çalıştığı bir sohbet esnasında dışarıdan geçen bir arabanın teybinde son ses "Aşkını bir sır gibi senelerdir saklarım." çalıyordu ve saat 01.05 idi. Bu aralar böyle küçük rastlantılar yaşıyorum ve bu çok hoşuma gidiyor ya da deliriyorum ama siz bana aldırmayın. 

Ben böyle daldan dala atlıyorum ama umarım sıkılmadınız. Sesim mi yankılanıyor yoksa yazının bu kısmına kısmına kadar kimse dayanamadı mı? Tamam sizi bıraktım ben devam ediyorum birinin kahraman olması gerek dostlarım!

Kitapta okuyunca beni güldüren cümlelerden birini de şuraya eklemeyi boynuma bir borç bilirim. Bayan Norris diyor ki (Böyle yazınca da sanki sünnet davetiyesi okuyormuşum gibi geldi Oğlumuz Eymen Berat Efe diyor kijashjds ay kendi kendime iyi güldüm içimden.) "Genç bir insanın bütün gün kanepelerde yatıp durması ayıptır, çok ayıp!" Ben bu satırları okurken Allahtan yatağımda oturuyordum aranızda bu yazıyı kanepede oturarak okuyan varsa hemen kalksın ve bu ayıptan kendini korusun rica ederim. 

Bu arada ben bu kitapta olsaydım Fanny'ye çalışma ve dinlenme yeri olarak verilen odadaki şömine olurdum Bayan Norris'in yanmasına izin vermediği.
Altını çizdiğim satırları da ekleyip yazıya son vereceğim. 

"Evlilik bir düzen dolap meselesi." (İnstagram'daki son derece becerikli yeni gelinlerin tek bir toz zerresinin bile misafir olmasına izin vermeyecekleri düzenli mutfak dolapları geldi de aklıma Jane Austen'e hak verdim. İnceyi kaptınız mı?)

"Kenardan bakıp da pireyi deve yapan seyirciler aslında evlenenlerden daha çok yanılırlar." (Bu beni üzer)

"Bencilliği ne yapıp yapıp bağışlamak gerekir, çünkü tedavisi yoktur." (Genelde ben o kişileri beynimde sarsma yöntemini daha çok kullanıyorum ama bu da denenebilir.)

"Ne var ki bütün acı ilaçlar gibi bu da bir an kötü bir tat bırakacak ağızda, sonra yutulacak ve unutulacak." (KPSS puanımdan bahsediyor.)

Not: Kitabın 1999 ve 2007 yapımı iki filmi var ben 1999 yapımını daha çok sevdim arz ederim.


         

(1999)

   

(2007)