16 Ağustos 2018 Perşembe

Toplama Kişilik

Merhaba...
Günlük Yazmak ile ilgili yazıma yorum yapan bir okuyucuya bu yazıyı dün yazacağımı söylemiştim ama araya beni çok etkileyen bir film girince dayanamayıp onu yazdım.  Birkaç saatten bir şey olmaz bence. Hala 16'sı farz edebiliriz.
Yorumda benim günlüklerime nasıl kıydığım soruluyordu. (Yazıyı okumayanlar için küçüklükten beri tuttuğum günlükler çöpe atmamı anlatıyorum yazıda.) Aslında onları attıktan sonra hiç pişman olmadım ve sonrasında da olmayacağımı düşünüyorum.
Geçenlerde bir Youtuber'ın röportajını izliyordum. Röportajda küçükken önce Harry Potter'ı çok sevdiği için Harry'ye özendiğini ve onun gibi davrandığını biraz büyüyünce Chuck dizisindeki Chuck karakteri ile aynı durumu yaşadığını ve bunun yeni bir şeyler izledikçe böyle devam ettiğini aslında oradan buradan toplama bir kişilik olduğunu söyledi. Bu cümleleri duyunca bende bir rahatlama oldu tabii. Çünkü ben de gerçekten böyle hissediyorum toplama bilgisayar gibi. Günlüklerimde İpek Ongun'un Bir Genç Kızın Gizli Defteri'ni okuduğum yıllarda "Serra gibi"  yazmışım, Hermione'ye imrenip onun gibi davranmaya çalışmamdan söz dahi etmiyorum çünkü hemen aklınıza gelmiştir. Sonra o sayfaları takip ettiğim köşe yazarları gibi yazdığım yerler takip ediyor. Sonrasında Jane Austen'le tanışmam ve işte buradayız. Aslında tüm o kişileri kendimle harmanlayıp yeni bir kişilik mi tasarladım yoksa bu yolda kendimi mi kaybettim tam emin olamıyorum.
Aslında günlük yazarken kendimize karşı dürüst olabileceğimizi zannediyoruz ama bunu pekçok kişi başaramıyor. Ben de onlardan biriyim galiba. İnsan düşünebilen ve düşünebilmeyi de engelleyemeyen bir varlık aynı zamanda. Sadece kendimiz okuyacağımız bir şey ama yazıya dökerken kontrolünün elimizde olmadığını bildiğimiz düşüncelerimize istediğimiz biçimi verebilme kudreti başımızı döndürüyor olsa gerek. İşte bu sebeple günlükleri atmak benim için kolaydı çünkü orada yazan kişi olmadığımı kendim olma cesareti gösteremediğimi biliyorum. Gerçekten kendim olduğum sayfaları sakladım onu da söylemeden geçemeyeceğim.
Geçen gün izlediğim bir dizide insanın kendini tanıma süreci bir ömür sürer diyordu sanırım kendimi bulana kadar daha buralardayım bu da bir ömür sürecek demek oluyor.
Şu an bu toplama kişilikler kulübünde 2 kişiyiz. Aranızda böyle hisseden var mı ve bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Yoksa bu normal bir şey mi aslında herkes öyle düşünüyor da birbirimize mi yalan söylüyoruz? Bana yazın lütfen.

Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Dikkat dikkat herkes sığınaklara!
Çünkü izledikten sonra "Yüzümdeki bu buruk gülümseme biraz daha kalırsa insanlar hayatımda her şey yolunda gidiyor sanacak" diyeceğiniz bir film anlatacağım siz de sığınağınızda izlersiniz diye sizi oraya davet ettim umarım cüretimi mazur görürsünüz. (Burada sığınak herkese göre değişiyor. Odanız, telefonunuz, balkonunuz her yer olabilir. Film İkinci Dünya Savaşı ile bağlantılı olduğu için ben de hiç de komik olmayan bir atıf yapayım dedim gerçekten hiç de komik olmadı size de komik gelmemiştir zaten.)


Dünya Savaş'ları ile ilgili o kadar çok şey okuyup izledim ki bazen beni aniden o tarihlere bıraksalar o dakika hemşireliğe yazılırmışım hiç yabancılık çekmezmişim gibi geliyor. Ve evet KPSS de bu okumalara dahil. İnsanlık tarihini geçiştire geçiştire ezberliyoruz ama bizim aklımızda tutmak için saçma sapan kodlamalar yaptığımız şeyler böyle filmlerde tüm gerçekliğiyle tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Austenzede ile kamu spotu sona erdi. Oh sistem eleştirimizi de yaptık -bana kalmıştı çünkü- şimdi filme geçebiliriz. 


Film 2018 ABD, İngiltere, Fransa yapımı. Yönetmeni Mike Newell. IMDB puanı 7,3. 
Ana karakterimiz genç bir yazar ve dönemine göre düşündüklerini söylemekten imtina etmeyen biri. Nazi işgali altındaki bir adada yaşayan ve Edebiyat ve Patates Turtası Derneği ismini taktıkları bir kitap kulübünün üyesi birinden mektup alıyor yazarımız. Dernek ve mektubu yazan kişi ilgisini çekiyor yazarın ve atlayıp onların yanına gidiyor. Sonrasında sırlar, gerçekler, birtakım kalbinin sesini dinlemeler vs. vs. Filmi buraya kadar anlatacağım siz izleyip izlemeyeceğinize karar verirken ben dikkatimi çeken detaylara döküleceğim orada buluşalım. (Yazı spoiler içermeyecek fakat filmi izlemeye karar verdiyseniz ve en ufak bilgi bile sizi çılgına döndürebilecek düzeydeyse arkamdan ağır konuşmadan okumayı burada bırakınız aman yok beğ diyorsanız devam...)


Öncelikle filmde Jane Austen adı geçer geçmez (içimden) çığlık attığımı söylememden şaşkınlık duymayacağınızı farz ediyorum. Ama hemen kendimi toparlayıp her medeni ve aklı başında bir insan gibi filmimi izlemeye devam ettim ta ki Jane Austen'in cümleleri yankılanana kadar. O noktadan sonra da kendimi kaybetmememi beklememişsinizdir zaten. Filmde Northanger Manastırı romanını seçmiş olmaları beni ayrıca sevindirdi çünkü Northanger Manastırı da kitap okumak, kitap okumanın kazandırdıkları, roman ve diğer türler vs. hakkında olduğu için filme tam anlamıyla uyum sağlamıştı bence. Bu bile "Yeni Bir Film İzleyip Beğenmeme İhtimalini Göze Almaktansa Eski Sevdiklerimden Birini İzleyeyim Türündeki Filmler" listemde ikinci sıraya yerleşmesi için yeterli bir sebep.
Filmde kitapların insanları birleştirme gücünden bahsediyordu bir de. Bunu duymak çok hoşuma gitti ve kendime de biraz pay çıkarmış olabilirim. Evet belki çok kalabalık değiliz ama burada bu yazıyı okuyorsanız bu da kitapların bizi birleştirme gücünün bir göstergesi bence. Kitaplar en iyi dostlardır klişesi buradan geliyor sanırım belki kanlı canlı dost olamıyorlar ama en iyi dostları size getirdiği su götürmez bir gerçek!
Filmin dolambaçlı olmayışını da sevdim. Zaten bıktık artık acıların küçük ayrıntılarla katmerlenmesinden. Hayat çoğu zaman o kadar yanar dönerli de değil esasen bir acı yaşatacaksa da küt diye üzerinize bırakıyor dümdüz.
İşte böyle. Eğer dertlerinizle çok bunaldıysanız bu filmin size kitapların ellerinizi bırakmayıp uçurumdan düşmenize asla izin vermeyeceğini hatırlatmasına müsaade edin.
İyi geceler.

Not: Ben bu filmde olsaydım eğer Jane Austen romanının okunduğu salonun içindeki hava olurdum, kelimeler kitabı okuyan üyenin ağzından çıkar çıkmaz onları kucaklamak için bekleyen.
Bir not daha: İsola'ya ne oldu dersiniz? Uyumadan önce bunu düşüneceğim.
Yine not: Filmin bir kitaptan uyarlandığını film bittikten sonra öğrenmem ne acı kitabı önce okuyup hayal etmeyi çok isterdim.
Son not: Sizi buraya getiren neydi? Kitapların birleştirme gücü mü yoksa Twitter or something?


15 Ağustos 2018 Çarşamba

Günlük Tutmak

Merhaba...
Lisede bir edebiyat dersinde hoca "Günlük tutan var mı?" diye sorduğunda bilin bakalım koca sınıfta sadece kimin eli havadaydı. Yani aranızda hiç mi duygusal yok hepiniz mi akılcısınız bu nasıl lise diye içimden geçirdiğimi hatırlar gibiyim. Yüksek sesle de günlük tutmanın iyiliklerinden, harikalıklarından, muhteşemliklerinden, siz ne anlarsınızlıklarından  falan bahsedip günlük tutmayı savunduğumu hayal meyal hatırlıyorum. Oo lise sularına girdim hemen çıkayım. 
Günlük tutmanın avukatlığını böyle canhıraş üstlenmişken yaklaşık bir hafta önce bir anda bugüne kadar tuttuğum günlüklerin hepsini atmaya karar verdim. Tabii bunun 13 ile 23 yaş arasında dertlerimin asla değişmediği ve hala aynı şeylerden yakındığım gerçeğinin kafama dank etmesiyle hiçbir ilgisi yok. Annem de 30'lu yaşlarında atmış kendininkileri bizde aile geleneği galiba. Günlükleri atmaya karar vermişken son bir kez okuyup hepsini yırtayım bana da meşguliyet(!) olur dedim ve tüm defterleri koydum önüme. 


2006'dan beri yazdıklarım vardı ondan öncesinde de öğretmen zoruyla tuttuklarımız vardı onları atmışım sanırım. Anlayacağınız yazmayı öğrendiğimden beri bu işin içindeyim. (Aslında tam CV'ye yazmalık bilgi, profesyonel günlük tutucu.) 
Siz hiç geriye dönüp günlüklerini okur musunuz bilmiyorum ama ben okurken hem güldüm hem üzüldüm. Ama yine de kendime şunu sormadan edemedim bir insan neden günlüğüne "Sonra çimlere oturduk ama yapay çim olduğu için üstümüz kirlenmedi.(2006)" yazar :D Obsesiflik bebeğim!
Günlük yazmak sanırım o an için kıymetli bir şey sonrasında okumak için değil. Bir makalede okumuştum insan yaşadıklarını sonradan hatırlarken onları değiştiriyormuş zihninde yani her şeyi olduğu gibi hatırlamıyoruz. Günlük yazınca onlar yaşandığı gibi kalıyor ve o yaşta ne düşündüğünüzü ne yaşadığınızı nelere üzüldüğünüzü ayan beyan okumak biraz ürkütücü. Sanırım zihnimizin anıları değiştirmesine müsaade etmeliyiz. 
Günlüklerimi tekrar okumamın benim içim iyi yanları da oldu tabii. Süreç içerisinde daha az yazım yanlışı yapmaya başladığımı fark ettim ve şimdi daha rahat kabullenebildiğim empati kurabildiğim konularda eskiden çok da öyle olmadığımı fark ettim. Umarım bir 12 yıl daha sonra daha olumlu değişimler olur.
Son olarak günlüğümden bir alıntı yaparak yazıyı bitireceğim ben okurken çok güldüm hep yazdığım şeye hem bunu günlüğüme yazmamın saçmalığına! Ama bugünkü blog yazım tarzıma o kadar benziyor ki sizlerle paylaşmak istedim.

(Bu arada yıl 2006 falan ilkokuldayım :D)

Yazım yanlışlarını görünce ben!


Siz günlük tutar mısınız? Sonra o defterleri ne yaptınız? Geri dönüp okur musunuz? Beni merakta bırakmayınız. 







13 Ağustos 2018 Pazartesi

Duygu ve Duyarlılık

Kül ve Ateş... Akıl ve Tutku... Aşk ve Yaşam... Duygu ve Duyarlılık... Sağduyu ve Duyarlılık... 
Ve daha bir sürü şey...
Kitabın o kadar çok farklı isimle çevirisi mevcut ki Jane Austen okumaya ilk başladığım yıllarda kafam Zincirlikuyu metrobüs durağı iş çıkış saati gibi oluyordu. Ama şimdi bende taşlar yerine oturdu yani neredeyse. Jane Austen kitaba ilk olarak Elinor ve Marianne ismini vermiş sanırım en güzeli de o. Gerçi ben olsam kitaba ALBAY BRANDON ismini falan verirdim iyi ki bana sorulmamış. Benim okuduğum çeviride Elinor aşkını için için yanarak yaşarken yani külken Marianne aşkını daha şiddetli biçimde yaşıyor yani ateş diye düşünülerek bu ad konulmuş. 


Fark ettim ki bloga Jane Austen'in yalnızca 3 romanı ile ilgili yazı yazmışım diğer üçlüyü yazmamak bu bloga karşı ağır konuşmak olacağından hemen işe koyuldum. Şu sıralar kendimi mutlu etmek için Jane Austen'in tüm kitaplarını yayım sırasına göre yeniden okumaya karar verdim. En son 5 yıl evvel okumuştum bir de bu yaşımla okuyayım belki daha farklı olur dedim. Önceki seferde altını çizmediğim bir sürü satır çizdim. Herhalde 70 yaşıma kadar kitabı komple çizmiş olurum diye düşünüyorum. Evet yine gereksiz uzattım ağmaan dolar olmuş 7 lira ben bi' yazıyı uzatmışım çok mu?
Tamam tamam işte geliyor. Bilmem bilir misiniz özet yazmakta pek başarılı sayılmam. Kitabı bir anlatmaya başlarsam tamamını yazarım diye korkuyorum o sebeple üstten üstten geçeceğim. Ama tabi ki spoiler içerebilir. Türk kahvesinin köpüğünü hüpletip gerisini bırakacağım gibi düşünün çünkü o zevkli kısmın tadına yalnız kitabın tamamını okuyanlar varabilir.
Dashwood ailesi Norland'da yaşıyor. 3 kızları var Elinor, Marianne ve Margaret. Babaları ölünce ev üvey ağabeylerine (abi olarak mı yazılıyor karar veremedim ilk bilgilerime dayanarak yazıyorum değiştiyse karışmam) kalıyor. Ağabeyleri kızlara hatrı sayılır bir yardımda bulunacakken bir anda hop diye bunun çok gereksiz olduğuna kanaat getiriyor inanın bana bu kanaatte yengelerinin kocasına yaptığı 8 sayfalık konuşmanın hiç etkisi yok! Şaka bir yana hepimizin Fanny'den öğrenecekleri var. Keşke üniversitede bizim iletişim dersimize o girseydi :D Tabii biz daha iyi yürekli işler için kullanırdık bu akıl oyunlarını :D Harry Potter evreninde olsaydı zihinfend sanatında usta olurdu üzgünüm Severus xoxo. Hal böyleyken anneleri ve kızlar bir akrabalarının köy evine taşınıyorlar ve olaylar başlıyor.
Kitapta iki ana karakterimiz mevcut biri duyarlılığı ya da aklı temsil eden Elinor diğeri duyguyu ya da tutkuyu temsil eden Marianne gerçi romanın sonuna doğru çeşitli değişimler olsa da kabaca böyle tanımlayabiliriz. İlk okuduğumda Marianne'in duygularını açıkça yaşamayan insanlar hakkındaki keskin düşüncelerine anlam verememiştim ama bu okuyuşumda Marianne'e hak verdim. Yine de peşin hükümlü olmak kötü birisi. Gerçi onu Gurur ve Önyargı'da çok net görüyoruz. Austen'ın romanları birbirini destekliyor adeta. Tüm romanları okuyunca empati yeteneği kazanıyorsunuz :D
Hikaye bu kız kardeşler etrafında dönerken biz de duygular, duyguları yaşama biçimi, duyguların bizleri yanıltma gücü üzerinde düşünme fırsatı buluyoruz. 
3 tane de ana erkek karakterimiz var Edward Ferrars, Colonel Brandon ve Willoughby. Artık Willoughby ismini bakmadan yazabiliyorum Gryffindor'a 10 puan! Açık konuşmak gerekirse Edward Ferrars boğazına ekmek kaçsa sırtına vurmayacağım bir karakter bence, bi' vuracak bulunur elbet. Ama Albay Brandon söz konusu olursa 112'yi ararım sen beni tutamazsın yıldızlar tutamaz. 


Kitapta en sevdiğim kısım Willoughby'nin Marianne'le evlense de servetine konacağı kadının onun kabul edeceğini öğrendiği an. Jane Austen burada tarihin ilk Thug Life'ını yapıyor. En sinir olduğum ve dolar 7 lira olmasa neredeyse kitabı parçalayacağım kısım Willoughby'nin kendini aklama konuşması. Elinor ona nasıl hak verdi aklım almıyor. Ben okurken içimden çok ağır konuştum. Kitabın sonunda ne oluyor sen onlar haber ver derseniz biz hepimiz Albay Brandon tek! Sevenler sevdiğine kavuşuyor kötüler dımdızlak mutsuzluklarıyla kalakalıyor falan filan. Jane Austen'in Edward'ın evlilik teklifini yazmaya gerek görmeyişine çok güldüm itiraf et Jane sen de onu sevmiyorsun! 


Altını çizdiğim satırlardan bazılarını da ekleyerek yazıya son veriyorum bu arada ben bu kitapta olsaydım Elinor'la Albay Brandon'un evleneceğine dair yayılan asılsız dedikodu olurdum. Tüm kitap boyunca öyle olmasını istedim çünkü hem de kitabın sonunu bile bile!

-İnsanları tanıdıkça gerçekten sevebileceğim gibi bir erkeği ömür boyu bulamayacağıma inanır oluyorum. (Sevgili Marianne, aynı şey tersi durumda da mevcut yani erkekleri tanımayınca da. İyisi mi sen yine tanımaya çalışmaya devam et tünelin ucunda Brandon var.)
-Yazık ki bir işin insana güzel vakit geçirtmesi ille de doğru olması demek değildir. (Youtube'da vlog izlemekten bahsediyor herhalde.)
-Üzgün olduğunda sana benzemeyen herkesin mutlu olduğunu sanıyorsun. (Yazar burada beni anlatıyor.)
-Böyle bir konuda kimseye akıl vermem. Zaten siz de biliyorsunuz ki benim verdiğim akıl sizin isteklerinize uygun değilse bir kulağınızdan girer, öbür kulağınızdan çıkar. (Meheh)


Siz bu romanı okudunuz mu, ne düşünüyorsunuz, kimden nefret edip kimi göklere çıkardı gönlünüz? Yoksa eliniz bir türlü gitmedi mi okumaya. Romanın bir filmi bir mini dizisi var hatırladığım kadarıyla onlara da bir göz atabilirsiniz. Albay Brandon'ı Alan Rickman'ın yani namıdiğer Snape'in canlandırdığı yapım benim baş tacımdır onu da söyleyeyim ben size.

7 Ağustos 2018 Salı

Aşk Evliliği

Merhaba!

Birkaç sene evvel bu konu hakkındaki düşüncelerimin değişeceğini söyleselerdi onların yüzüne bakıp kahkaha atardım. İnanın bana bu hayatta başarılı olduğum pek az konu vardır ve kahkaha atmak o listede yok.
Konuya ortadan bodoslama girdim sanırım şimdi yavaş yavaş kıyıya geliyorum. Önceden mantık evliliği yapan insanları hep daha aklıselim insanlar olarak görürdüm ama şimdi düşünüyorum da aşk duygusunun etkisi altında değilken hiç kimsenin baskısı altında kalmadan evlenmeye karar vermek de ne bileyim affedersiniz serserilik. Ki aşk duygusunun muhatabının gözünü kör ettiği herkesçe bilinen bir gerçektir. 
Film replikleri paylaşan herhangi bir sayfaya bir kez olsun gözünüzün ucu değdiyse şu replikle muhakkak burun buruna gelmişsinizdir: "Evlenmek için delicesine aşık olmayı bekleyeceğim sanırım bu yüzden de evde kalacağım." Bu replik bana hep fazla romantik gelmişti ama şimdi anlıyorum ki Elizabeth'in cümlelerinden mantık akıyormuş.  


 (Kaynak: http://www.neokur.com/film/464/ask-ve-gurur/film-replikleri&inc=2789)

Bu zamana kadar sanatçılardan edebiyatçılardan çevremizde de -pek güven vermeyen- 3-5 kişiden duyduğumuz ama pek azımızın bizzat tanışma şerefine layık olduğu aşk duygusu insana yanlış kararlar verdirmesiyle halk arasında ün yapmıştır. Aşık olduğunu iddia eden birkaç kişinin de hayatta yapmam dediğim her şeyi bana yaptırdı dediğine çok kez şahit oldum. Bu tanımlamalardan yola çıkarsak yeri parmaklıkların ardı olması gereken bir duygu ama insanlar arasında bu duyguyu başımızın üzerinde taşımak hala moda. Hal böyleyken bilinç tam açıkken ve hala mantıklı kararlar verebiliyorken hoop bir sürü sorumluluk altına girmek üstüne üstlük davulla zurnayla... Yok arkadaşlar ben almayayım efendi gibi çeyreğimi takar ne kadar olabilirse o kadar mutluluğumu dilerim. Gerçi çeyrek de iddialı oldu gram altın yahut 100 TL  ekonominin hali de ortada 50 TL.
Son olarak başka bir kanayan yaraya dokunup satırlarıma son vereceğim ve siz bu satırları okurken benim fikrim muhtemelen değişecek. Genelde her yarım saatte bir olmakla birlikte bazen gün aşırı değişir. Bi' Hogwarts'ın merdivenleri bi' benim düşüncelerim ikisi de yer değiştirmeyi çok sever.
Bir akrabam geçen düğün gününde ağlamaları bağırmalı evden çıkma merasiminin videosunu paylaşıp "Allah herkese nasip etsin." yazmış. Hoaydaa durup dururken bizi niye zan altında bırakıyorsun oldu mu bu şimdi. Bir bacağı diğerinden kısa vişne çürüğü pijamamla koltukta her şeyden habersiz otururken sbamk diye duayı okumuş bulundum mu sana. 

Ay çok konuştum. Blogta yeni neler yapabilirim diye düşünürken kardeşim iyi yazıyosun da ben Jane Austen'den çok sıkılıyorum dedi. Ben de her medeni insan gibi üzerine yürümeyip eleştiriyi dikkate alayım dedim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi benimle paylaşmaktan kendinizi alıkoymayın rica ederim. Hoşça kalın.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Sınav Senesi


  Öncelikle şunu söylemeliyim ki kadına yaşı, erkeğe maaşı, KPSS’ye ikinci defa girene sınavının nasıl geçtiği sorulmazmış! Büyüklerimiz hep öyle der yani ben onların yalancısıyım. Onlara da büyükleri dermiştir herhalde yani öyle sanıyorum.

 


  Biraz “sınav sene”lerinden bahsetmek istiyorum. Ben 4 kere(1-liseye giriş, 2-Üniversiteye giriş, 3-4-Memuriyet) çektim bu illeti, Yüce Allah bu Austenzede’ye bir daha sınav senesi yaşatmasın. (Şimdi bu atıfı yapınca da KPSS’deki Mehmet Akif sorusu geldi dan diye kafama çöreklendi. Soru şuydu İstiklal Marşı’nın yazıldığı yer neresidir? (Cevap: Tacettin Dergahı) Herkes bu sorunun çok zor olduğundan dem vurdu yok efendim öaoa öyle soru mu olurmuş da ne kadar zormuş da fElan. Arkadaşlar kendinize gelin ben olsam İstiklal Marşı’nı yazmadan önce Mehmet Akif Ersoy’un yediği  akşam yemeği nedir yahut yazdığı kalem neyden yapılmıştır vs. diye sorardım ÖSYM insaflı(!) davranmış yine hiç şükretmiyosunuz hiç)

  Siz daha önce sınav senesi yaşadınız mı yaşayacak mısınız yoksa bu sene o sene mi bilmiyorum ama ben biraz tecrübelerimden bahsetmek istiyorum. Gerçi KPSS’ye ikinci defa hazırlanmak tüm sınav senesi türlerini taburelerinden(taht demedim fark ettiniz mi sınavları küçümsüyorum canları acısın istiyorum) edecek stres seviyesinde ama empati yapmaya çalışın siz de canım, doğum sancısıyla böbrek ağrısı arasında bi yerler işte. 

  Öncelikle karar aşaması önemli. Mezun olunca sanki oyun dışı kalmışım gibi hissettim ben şahsen. Bi anda kendimi yedek kulübesinde buluverdim gibi oldu e haliyle beynime kan gitmeye başlayınca durdum ve dedim ki ee şindi napacaz? Sonra birkaç arkadaş dedik ki bizim neyimiz eksik biz de kendimizi bu sınava adayalım ve takalım golü 90’a, zekamız eksikmiş. Şaka şaka bunun zekayla direkt bir bağlantısı olmadığını biliyorum o insan tabir ettiğimiz canlılar da Amerika’nın ajanı zaten. Yoksa bu sistemde öyle 95’ler 99’lar almanın imkanı yok. Olsaydı ben alırdım ajan bunlar insansı robot, uzaylı. Kendimi kaybettim bi saniye beynim bir üst paragrafta kaldı alayım da geleyim.




  Ders çalışmaya başlamanın ilk haftalarında bi’ ne olduğunuzu şaşırıyorsunuz. Önce kanınız çekiliyor parmaklardan (bünye kalem tutmayı unutmuş zaar) sonra ruhunuz çıkıveriyor pof diye 21 gram hafifliyorsunuz (gerçi stresten de kilo vermiş olabilirsiniz ama ayrıntı bunlar çok mühim değil sınavda çıkmaz) Ortalara doğru önceki sizi unutmaya başlıyorsunuz, bu kim nelerden hoşlanır neleri sever? TV’de önceden olsa asla bakmayacağınız film bile bi anda gözünüzde 8 dalda Oscar’a aday oluveriyor, başınızı çeviremiyorsunuz, esnaf gibi. Ders çalışmaya başlamadan önce bi’ sosyal medyalara gözümün kenarıyla bakayım çıkayım diyorsunuz ve bir bakıyorsunuz Youtube’dasınız sokak röportajında Bayrak şiirini okuyan teyzeye eşlik ediyorsunuz. Sonrası tabi vizdan azabı ve ders videolarına dikey geçiş ve akabinde KPSS’den nasıl 87,25 aldım, matematik netim nasıl 0’dan 26 buçuğa yükseldi videoları vs. En son sınava bir hafta kala KPSS’den nasıl 100 aldım videosuyla kapanışı yaptım ben piyasa kızışıyor. KPSS lobisi acımasız. Ardından insanlar yeni çıkan filmlerden, şarkılardan bahsediyor ama size çarpıp dönüyor tırım tırıs o sözler, sizde bir karşılık bulamıyor hep platonik. Sonlara doğru vücut şoka giriyor ayrılık anksiyetesi baş gösteriyor pıt diye, önce sinsi sinsi sonra birden. (Neden neredeyse 2 haftadır yazmıyorum sanıyorsunuz ayrılık acısı zor dostlar bana her şey KPSS’yi hatırlatıyor, ah şu şarkıların gözü kör olsun bi de.) Sonrası malum siz KPSS müfredatının %90’ını öğreniyorsunuz ÖSYM %10’luk kısımdan soruyor ve dıdıt dı dıt dıt dıt game over, prenses kurtulamıyor kötülük kazanıyor. Sınavdan sonraki gece adeta çöküntü depremi. Zihninizi meşgul edecek her şey elinizden alınıyor ve pataküte içeri göçüyorsunuz. Sonraa... sonrasını ben de bilmiyorum yaşayıp göreceğiz ya da bununla ilgili bi Youtube videosu kesin vardır onu izlersiniz KPSS’den Sonra Hayata Nasıl Adapte Olunur ya da Nasıl Geziliyodu veya Roman Nedir Nasıl Okunur... örnekler çoğaltılabilir.


  Bu kadar. Sizde durumlar nedir, neler yaptınız ben yokken başka bloglar mı kokladınız üstüme anlatın ben biraz BOŞUM da vakit geçirecek şeyler lazım.

  Öyle işte, oradan da geçti leylekler.


Çizimler Pinterest'ten.

23 Mart 2018 Cuma

Mim- Seni Sen Yapan Sevdiğin Şeyler

Merhaba!

Evet uzun zaman oldu bir şeyler yazamıyorum. Bir yanda yüksek lisans bir yanda kpss ruh emici gibi başımda dönüyor hava soğuk anlayacağınız. Depresyonumun kıyılarıma paralel uzandığını ve bu sebeple ümitvar düşünceler sahanlığımın da dar olduğunu söylememe gerek yok herhalde bence siz anladınız.

Sevgili İçimdeki Yaz beni mimlemiş aceleyle yazıyı yazıp artık her santimetresinden nefret ettiğim çalışma masama dönmeliyim. İçimdeki Yaz'ın yazısına buradan ulaşabilirsiniz.
Neyse lisede de olabilirdim değil mi en azından lise değil, lise bitti :D

Bu arada kpss'den sonra yani temmuzda blogla ilgili çeşitli planlarım mevcut boş zamanlarımda kafamdaki klasörlere yapılacakları istifliyorum :)

Evet işte karşınızda beni ben yapan sevdiğim şeyler;

. Jane Austen: şaşırmadığınızı varsayıyorum :D Gerçekten Jane Austen'in satırları olmasa hayata bakış açım şu an olduğundan daha farklı olurdu diye düşünüyorum ama lafı uzatmaya lüzum yok sanırım Jane Austen'le ilgili 100 küsür yazım artık sus yavrocom çok konuştun diyor.

.Ailem: Sanırım çoğu insanın da olduğu gibi benim de ben olmamda çok büyük bir etken aile.

.Kitaplar: Hani derler ya kitaplar en iyi dosttur diye evet klişe ama hala yüzde yüz doğru bir klişe kitaplar olmasaydı iki kelimeyi nasıl bir araya getirirdim bilemiyorum. Ya da lisede boş derslerde hepinizden nefret ediyorum mesajını nasıl kibarca verirdim, örnekler çoğaltılabilir.

.Filmler: ben filmlerden çok şey öğreniyorum ve filmlerin bizi farklı evlere, ülkelere, yaşamlara götürmesi ve karşılığında bizden sadece sessiz olmamızı istemesi büyük bir şans bana göre.

.Kaygı: evet yanlış okumadınız kendisini her ne kadar sevmesem de o benim yakamı 15 yıldır bırakmıyor, aşık herhalde. Beni gerçekten tanıyan insanların aklına ilk olmasa da ikinci gelen kelime kaygı olabilir. Kişiliğim oluşmasında -ya da oluşamamasında- desteğini benden hiç esirgemedi sağ olsun :D

.Yazmak: Beni ben yapıyor mu bilmiyorum, yazmak eylemi beni seviyor mu onu da bilmiyorum ama ben onsuz bir hayat düşünemiyorum. 


Biraz dağınık bir yazı oldu farkındayım ama bir mime davet edilmiştim ve davete icabet etmemek ayıp kaçacaktı. Şimdi 4 makale yazmamı vizelerime çalışmamı kpss'yi ihmal etmememi ve spss'e veri girmemi gerektiren durumlar var umarım bu süreçten sağ çıkarım gerçi beynimin bir bölümü çoktan beni bırakın siz devam edin dedi ama ben yüz vermiyorum şımarmasın. En kısa zamanda görüşmek ümidiyle.. 

Not: Peçeteye yazılmasa da İnstagram dm'den bir yazı isteği geldi. Şu aralar yazmayı en çok istediğim şey o çünkü bu ilk defa oluyor ve hemen yazmak istiyorum ama bir önceki paragraf benimle aynı fikirde değil umarım en kısa zamanda yazarım. Hoşça kalın. 

Bu arada unutmadan bu mimi okuyan herkesi mimliyorum.